11 Mart 2010 Perşembe

miş.

ve ben kendimi galiba daha çok seviyomuşum, karar verdim.

10 Mart 2010 Çarşamba

Yara

dünyanın en çok düşen insanı olabilirim.
otururken, yürürken, koşarken, gülerken, ağlarken... ben sürekli düşerim. sonra da ağlarım genellikle, bazendi de gülerim. canım acır baya baya, yara olur dizim, elim. geçen hafta da bundan pek farklı bir olay olmadı. hava güzel gibiydi, dedim ki 'ben bu okula bu kadar bisikletimi getirdim neden kullanmıyorum', indim aşağı aldım a6nın önünden bisikletimi çok tatlı ve mutlu bi şekilde sürüyorum böyle, gülçinin camını tıklatiyim ki havamı atiyim dedim. 'tamam tamam bakıyorum hatta geliyorum'' dedi, ben o sırada artist hareketlerine başlayan selin olarak 'GÜLÇİN BAKIYO MUSUN' diye bağırıyodum, sonra bakıyo mu diye kontrol etmek için kafamı arkaya çevirdim... bisikletle 'cumburlop' bi şekilde camura girdim, elim kolum kanadı direkt. medline a gittik, bişi sürdü işte, sonra VOV ACIYA COK DAYANIKLISIN dedi. dalga mı geçti bilemem. ama evet 18 senedir ha paso düşe düşe bu bana baya bi hayatın bi parçası gibi gelmeye başladı, sabancıdaki arkadaşlarım bile artık ben düşünce tepki vermiyolar. neyse bu yara oldu iki gün yürüyemedim baya vs, sonra yürümeye başladım, ekin sürekli 'yanlışlıkla (!)' yarama vurdu derken, o en acılı süre geldi... YARAM İYİLEŞMEYE BAŞLADI. böyle çirkin bişi yok. teorik olarak en güzel dönemi olması gerekiyo, hani vücuttan gidiyo falan ama yok yani yok kaşımdan duramıyorum, sürekli krem sürüyorum aklım başka yöne kaysın diye. (aklın başka yöne kayması ?). ama işe yaradığını söyleyemem hatta bu blogu yazarken tek düşündüğüm şey onu kaşımak. ama sana göğüs gericem bebeğim, seni bacağımda tutmicam. GİDİCEKSİN BU DİYARLARDAN. seni seviyorum öptüm bys.

**sivilceler için 'onlar birer talı küçük misafir, onlara iyi davranalım, hatta cips vs tarzı şeylerle onları büyütelim, çünkü kimse evden zayıflamış olarak ayrılan misafiri sevmez.**

bu düşüncemi de paylaşmak istedim, tabii bunlar benim düşüncelerim. MEINE GEDANKE. (bkz: saray kızı)


öyle işte.
yaralarla
yaralarsız
hayat
geçiyo...
diye damara bağlamadan bi de benim sivilceme yollamak istediğim bi şarkı var, sivilcem çıkınca bu şarkı aklıma gelir, gülerim.

'unutmam seni, çok acı verdin gitmeden, hala çok yeni, yarası saklı derimde'


Oyeman
Oye.
Sanapuanım9kanka.

8 Mart 2010 Pazartesi

Some girls are bigger than others.

and let me kiiissss you ahaha !
morrissey. insanı aşık olmasa da düşündürttüren, the smithsle yardıran. ne biliyim çok farklı. ya da ben çok etkileniyorum böyle şarkılar olsun, mesela bi şarkıda işte intikam var böyle eski sevgiliye laf sokmalar, kondurmalar, hemen o sağ el havada, işte -why did you come here when you know it makes things hard for me derken kaşların büzülmesi, ama sonra let me kiss you dinlerken mutlu hissedilmesi, birden ya benim de tipim iyi değil ama kalbim sana açık bak tribine girilmesi, irish blood, english heart dinlerken ingiliz olunması birden. bunlar morrisseyin bizi soktuğu garip kafalar, ama güzel hisler. mesela şimdi bu blogu benim dışımda kimse anlayamaz, morrisseyi seviyosa çok güzel anlar, böyle ay bebegims cnms der bana. sağolsun. ben de ona derim ki : send me the pillow, the one that you dream on, and ill send you mine !

ayrıca teşekkürler,
gerçekten de
some girls are bigger than others
and
some girls' mothers are bigger than other girls' mothers.
nokta.

4 Mart 2010 Perşembe

the girl and the robot


i go mental every time you leave for work
you never seem to know when to stop
i never know when you'll return
i'm in love with a robot

in the night, call you up and
wanna know when you're coming home
don't deny me, call me back
i'm so alone

in the night, wait up for you
even though you don't want me to
go to bed, leave the lights on
what's the use

so you want to understand me
you just see what you want to see
there's no way i can help you out
you don't know what it's all about

fell asleep again in front of mtv
god, i'm down at the bottom
no one's singing songs for me
i can't wait for tomorrow

when you're gone and rain starts falling
i just sit here by the phone
don't deny me, call me back
i'm so alone

oh, when you gonna come home?
oooooh i just gotta know
when you gonna come home?
oh

baby i can't stand it when you go to work
you never seem to know when to stop
i never know when you'll return
i'm in love with a robot

in the night, call you up and
wanna know when you're coming home
don't deny me, call me back
i'm so alone


yazmasam olmazdı ki. 09'da en çok dinlediğim şarkı. ve asla sıkılmicam galiba. röyksopp sen ne güzel bi grupsun öyle ya.

klibine burdan.










27 Şubat 2010 Cumartesi

istek

There is a kind of hush ı dinleyip çimlerde uzanmak istiyorum . evet. hermans hermits sen ne güzel bir şeysin öyle ...


http://www.youtube.com/watch?v=_y6TpPz3YuQ&feature=related

keşke

keşke bazı şeyleri bazı insanların yüzüne söyleyebilsem direkt, korkmasam. ama 'o üzülür, sonra da aramız bozulur' demesem. fark ettim ki insanlar yapmıyo bana karşı bunları, ben üzülüyorum, ama yine ' aramız bozulur' diyen taraf ben oluyorum. keşke kızacağım zaman o insana zamanında 'tepkimi' versem de sonradan içimde birikmese, tepki nefrete dönüşmese. ve bunu o insana açıklayamayacağımı bildiğim için ondan soğumasam. ama artık çok geç galiba. inanılmaz soğudum ve baya kine dönüşüyo zaman zaman. zaman geçtikçe daha da düşünür oluyorum, üstüne olaylar ekleniyo ve daha da soğuyorum. sonra unutuyorum bazen, bazen çok hatırlıyorum. bazen boşver diyorum, bazen hala geç değil geç karşısına konuş diyorum. ama olmuyo. 18 senedir de olmadı. yapamadım.

15 Şubat 2010 Pazartesi

14 şubat

14 şubat :)
ne tatlı bi gündü.
erkek arkadaşa sahip değilim ve olsam da ' a cnms 14 şubatta çok eğlenelim, aşk tazeleyelim' kafasında yaşamıyorum, ama ben 14 şubatta bi' çok şeyi tazeledim :). öncelikle, her gün akşam 5te kalkma kafasından kurtuldum. (çok memnunmuşum gibi söylemiyorum ama sabaha kadar internetteydim evet, ben bir bilgisayar bağımlısıyım). bi hafta öncesinden ece ve birceyle kahvaltı planları yapıldı, tamam buluşalım dedik 14 şubat olacağını bilmeden. bi kaç gün sonra ece 'aabi 14 şubatta buluşuyoruz, hahaedsk' dedi, güldük, yapılabilecek geyikleri yaptık. birceyle saati 11 olarak kararlaştırdıktan sonra beni bir düşünce aldı: NASIL UYANACAKTIM. tatilde en en erken 1 de uyanan selin dönmez 11 de cadde-madoda nasıl olacaktı. sabah 8de bi oyunu bitiremedim, gittim yatağa, nasıl bitiririm diye düşünüyorum, sonra uyuyakalmışım işte... 10 da alarmım çalmaya başladı, gözümü açmaya çalışıyorum, açılmıyo, yok yani imkansız. en sonunda yoğun çabalarım sonucunu verdi ve gözlerimi açtım, baktım saat 10. 10 ne ya, koy kafayı azcık uyu, nasıl olsa 5 dkya uyanırsın, en derininden uykuma daldım,sonra uyurken aklıma geldi, 'ya geç kalırsam?!'... açtım gözümü baktım 10.40 hadi selin koş hazırlan, bilen bilir zaten benim hazırlanmam 5 dkyı geçmediği için pek sorun olmadı, sonra ece aradı nerdeyim diye 10 dkya ordayım cnm ccm dedim. olamazdım 10dkya orda, birce geldi 2 dkya ordayım diyip cüzdanımı 10 dkda bulamadım ama güc bela yola cıktık. ece bi türlü bambiyi bulamıyo, arayıp bizi darlıyo falan da filan da en sonunda bi şekilde buluştuk, girdik madoya. aman da aman herkes bi aşık, herkes bi çift, herkes bi mutlu. biz de mutluyduk ki. en köşesinden bi yere oturduk, başladık muhabbete, bu sırada tabii gelmişiz o kadar ne yiycez diye bakıyoruz bön bön. Bİ ÇILGINLIK yapmaya karar verdik ve 'maraş usulu kahvaltı tabağı' almaya karar verdik. inanılmaz bi' şeye benziyo. söyledik, gülüyoruz, eğleniyoruz, birce ben okullardan, ece öss'den bahsediyo... destekler, tavsiyeler, anılar, gülmeceler derken, bi saat geçiyo, hala karnımız aç. garsonu çağırıyoruz, 'şey bizim kahvaltı tabağımız vardı' diye 'geliyo, yani umarım (!)' diyo, 'hm peki' diyoruz, sonra bi 20 dk daha sonrasından 3 tane garson geliyo ve önümüze 'cennetten kopup gelmiş bi kahvaltı sofrası' geliyo... ben böyle bi kahvaltı sofrası görmedim, reçeli balı, 4 çeşit peyniri, 3 çeşit ekmeği, pastırması, böreği... 4 4LÜK... inanılmaz bişi. ve o kadar mutlu oluyoruz ki onu yiyince, üstünede 3 bardak çay, mis mis! gözümüz, gönlümüz rahatlıyo, üstüne dondurma mı yesek diye hayvanlıklar yapıyoruz, ama o kadar çok yemiş ve gülmüşüz ki karnımız ağrıyo, yiyemiyoruz. klasik bir birceceselin tepkisi, insanlara bakıyoruz ve sürekli gülüyoruz, ünlü bi kadın varmış mesela böyle insanlar gelip konuşuyo, biz de ağzımız açık bakıyoruz falan. baya baya eğleniyoruz yani, kalkıyoruz bildiğin deli gibi yürüyoruz, sonra oyuncakcıya girip oyuncaklara bakıyoruz, sonra çıkıyoruz. ece evine gidip geometri çalışıyo, birce bizimle aynı sınıfta bulunduğunu unuttuğu dilarayla buluşmaya gidiyo ben de eve gidiyorum. akşama kadar hiç bişi yiyemiyorum bu arada :). sonra farkına varıyorum ki her 14 şubattan farklı bişi yaptım, evde oturup televizyondaki 'SEVGİLİNİZE NE HEDİYE ALMALISINIZ' ya da 'GÜLLER VE RENKLERİNE GÖRE ANLAMLARI' gibi haberleri izlemektense, oturup 2 tane sevdiceğimle kahvaltı ettim. hem de akşam 5 gibi kabul edilemez bi saat yerine 12 gibi daha masumane bi saatte :). her zaman hatırlayacağım tatlı bi kahvaltıydı benim için, o günkü en büyük çılgınlığımız 'maraş usulu kahvaltı' etmek benim için bi farklıydı ya... :)


sevgililer gününüz kutlu olsun

PS: ece geometride 10 da 10 yapacağına 'baya' garanti veriyorum, 10 soru var di mi hala ?